https://iclfi.org/pubs/icl-tr/2026-birlesin
“Kriz zamanında Birleşik Devletler’in hegemonyası, yükseliş zamanlarına kıyasla daha bütün, daha açık ve daha acımasızca ilerleyecektir”
‘Amerika’da büyük bir kriz, yeni devrimler ve savaşların çanlarını çalacaktır. Tekrarlıyoruz: devrime müsait durumlar eksik kalmayacaktır. Bütün sorunun cevabı uluslararası proleter partiye, Komünist Enternasyonal’in savaşma kabiliyetine ve olgunluğuna, bir de taktiklerinin ve stratejilerinin doğruluğuna bakacaktır’
—Leon Troçki, Lenin’den sonra Üçüncü Enternasyonel
Aşağıdaki konferans dokümanını Mansa Kaur yoldaşın hazırladığı ve EKL'nin Dokuzuncu Enternasyonel Konferansı tarafından onaylanan haliyle yayınlıyoruz:
Giriş
Uluslararası durum, sürdürülemez bir çelişkiyle karakterize edilmektedir. Bir yandan, ABD emperyalizmi dünya sahnesindeki egemenliğini bir daha ortaya koymak için acımasız bir saldırı içindedir. Bunu yapmak için tüm insanlığı kriz ve savaş sarmalına sürüklemeye hazırdır. Öte yandan, ABD İmparatorluğu'na karşı ilerici bir alternatif sunabilecek tek güç olan işçi sınıfı, henüz kendi bayrağı altında kararlı bir şekilde sahneye çıkamamıştır.
İşçi sınıfının mücadele isteği hiçbir zaman eksik kalmamıştır; eksik olan, işçilerin tarihsel çıkarları için verilen mücadelelerini yönetebilecek bir liderliktir. On yıllardır, Marksizm bayrağını taşımakla göğüs geren örgütler böyle bir önderlik sağlayamamıştır. Bu boşluk, gericilerin güçlenmesine olanak tanımıştır. Bugün, komünist hareket umutsuzca fraksiyonlaşmış durumdadır ve temsil ettiğini iddia ettiği kesimlerden yalıtılmış bulunmaktadır. Ne nesnel durum ne de konjonktürel başarılar bu krizi çözecektir. Yeniden inşa çalışmasını başlatmak ve dünya çapında devrimcileri yeniden bir araya getirmek için, çağın görevlerini karşılayabilen bir programa ihtiyaç vardır.
EKL’nin (Enternasyonal Komünist Liga) Dokuzuncu Uluslararası Konferansı, bu anlayışla aşağıdaki analiz ve programı ortaya koymaktadır. Bu program, Post-Sovyet döneminde Marksist solun eleştirel bir analizine ve son üç yıllık küresel çalkantı içindeki sınıf mücadelesinde edindiğimiz mütevazı ama kararlı deneyime dayanmaktadır.
Birinci Bölüm: Uluslararası Durum
“…en önemli olan, Marksizmin ruhunu ve özünü oluşturan, somut bir durumun somut bir analizidir”
—Lenin, Komünizm
ABD ve Çin
Çağımızın belirleyici özelliği, ABD emperyalizmi ile Çin arasındaki rekabettir. 1945'ten bu yana ABD, baskın emperyalist güç ve dünya kapitalist sisteminin garantörü olmuştur. Ancak on yıllardır ekonomik tabanı görece bir gerileme içindedir. Bu süreç Post-Sovyet küreselleşme ile ivme kazanmıştır ve bu durum en çok Çin’e yaramıştır. Çoğunluk bu temel tablonun doğruluğuna mutabıktır. Ancak, bu çatışmanın somut dinamikleri ve çelişkileri, izlenimcilik ve ampirizm ile yorumlanarak büyük ölçüde yanlış anlaşılmaktadır. Bugünkü uluslararası durumun dinamiklerini anlamak için bu ilişkinin tarihsel gelişimini kavramak gereklidir.
Üretim düzeyinde küreselleşme, emperyalist blokun sanayi tabanının çürümesine Çin ve Küresel Güney'in diğer ülkelerine kaymasına yol açmıştır. G7 ülkelerinin küresel imalat payı neredeyse yarı yarıya azalarak 1995'te %60 civarından 2020'te %30 civarına düşmüştür. ABD'nin bu rakamdaki payı 1995’te %21'den 2022’de %17'e gerilemiştir. Aynı dönemde, Çin'in küresel sanayi üretimindeki payı %6'dan %32'ye yükselmiştir. Bu sayılar, büyük ölçekli savaş için kritik önem taşıyan belirleyici bir alandaki güç dengesinde kökten bir değişimi temsil etmektedir.
Ancak, Çin'in sınai ve ticari ağırlığı, dünya ekonomisindeki mali ve kurumsal rolünü fazlasıyla aşmaktadır; bu alanlar hâlâ kesin bir şekilde ABD ve müttefiklerinin egemenliği altındadır. Uluslararası ekonomiyi ve ilişkileri yöneten kurumlar, hâlâ ABD tarafından kurulmuş olanlardır: IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve Birleşmiş Milletler. ABD dolarının hakimiyeti azalmış olsa da, dolar hâlâ dünyanın rezerv para birimidir ve ABD'ye "aşırı ayrıcalıklar" sağlamaktadır. Wall Street, uluslararası finansın merkezi olmaya devam etmektedir. ABD’nin küresel piyasa kapasitesindeki payı %45-50 civarında kalmış, Çin'in payı ise 1980'de neredeyse sıfırdan 2025'te yaklaşık %10-12'ye yükselmiştir. Ve Çin küresel ticaretin yaklaşık %15'ini oluştururken, Renminbi küresel ticaretin yalnızca yaklaşık %2'sinin faturalandırılmasında kullanılmaktadır.
Çoğu kişi, Çin'in ekonomik, ticari ve askeri gücündeki olağanüstü büyümenin, ABD'nin yerini dünya sahnesinde almaya aktif olarak çalıştığı anlamına geldiğini öne sürmektedir. Bu yorum, gerçeklerden daha uzak olamaz. Temelde Çin muhafazakâr bir rol oynamaktadır ve ekonomik gücü ile kurumsal ve mali zayıflığı arasındaki devasa uçurumu kesin bir şekilde kapatmak için hiçbir şey yapmamaktadır—durum yükselen güçler için hayli alışılmışın dışındadır.
Bu tablo, iki büyük güç arasındaki askeri dinamiklerde de yansımasını bulmaktadır. ABD, küresel çapta 750 üssüyle askeri üstünlüğünü sürdürmektedir. Çin bugün ikinci en büyük orduya sahip olsa da, bu ordu kendi sınırlarını korumaya yönelmiştir, ABD'nin küresel egemenliğinin yerini almaya değil. Yurtdışındaki tek askeri üssü Cibuti'dedir. ABD askeri gücünü kullanmakta hiçbir çekince göstermezken ve iradesini bir ülkeden başka ülkeye ardı ardına dayatırken, Çin 1979'dan bu yana savaşa girmemiştir. Tarife saldırılarıyla karşı karşıya kaldığında, ABD'nin askeri-sanayi kompleksini felç etmek için nadir toprak elementleri üzerindeki tekelini kullanmamıştır. Ortaklarını ABD'nin saldırısına karşın savunmak için neredeyse hiçbir şey yapmamıştır—Venezuela, İran ve Küba bu durumun başlıca örnekleridir. Dış politika alanında Çin, elindeki hatırı sayılır sert gücü kullanmak yerine uluslararası hukuka ve "kazan-kazan" işbirliğine başvurmayı tercih etmektedir.
Temelde, Çin kendi hegemonyasını kurmak için hareket etmemekte, aksine kendi konumunu iyileştirmek ve belirli bir özerklik kazanmak için mevcut düzeni reform etmeyi amaçlamaktadır. Bunun neden böyle olduğunu anlamak belirleyici önem taşımaktadır. Emperyalizm kendi mantığı gereği genişleme ve fetih yönünde itilirken, Çin aynı yasalarla yönlendirilmemektedir. Çin Halk Cumhuriyeti'nin (ÇHC) devlet yapısı ve toplumsal gelişimi, 1949 devriminde atılan temellerini korumaktadır. Bu, Çin'in dış politikasının hayırsever ya da enternasyonalizm tarafından yönlendirildiği anlamına gelmez; bundan çok uzaktır. Ancak devletinin toplumsal temelleri, büyümesinin zorunlu olarak diğer ulusları boyunduruk altına alma dürtüsüne yol açmadığı anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki, ABD imparatorluğu pahasına kendini dayatan münhasır bir Çin nüfuz bölgesi mevcut değildir.
Dünya sisteminin merkezindeki temel çelişki şu dinamiğe indirgenebilir: ABD egemenliği Çin'in yükselişiyle zayıflatılmaktadır, ancak Çin Komünist Partisi ABD önderliğindeki düzeni alt üst etmeye çalışmamaktadır. Sanayinin çürümesi ve finans kapitalin oynadığı asalak rol göz önüne alındığında, ABD ekonomisi Çin'i geleneksel yollarla geçemez. Zirvede kalabilmek için, dünyanın geri kalanını çökertmek üzere giderek daha fazla saldırganlığa ve güce başvurmak zorundadır. Böylece, tarihsel olarak eşi görülmemiş bir durumla karşı karşıyayız: yükselen güç statükoyu korumaya çabalarken, gerileyen güç onu paramparça ederek, bu amacı gerçekleştirmek için müttefik ve düşman ayırmaksızın sıkıştırarak, dünya ilişkilerinde yeni, gerici bir yeniden yapılanma inşa etmeye çalışmaktadır.
Mukavemetsiz Müttefikler
Oluşan dinamik içerisinde Avrupa, kendini giderek büyüyen bir çelişkinin içinde bulmaktadır. ABD hegemonyasının zayıflaması, Avrupalı güçlerin daha büyük stratejik özerkliğe sahip olma ihtiyacını gündeme getirmektedir. Ancak artan gerilimlere rağmen, Avrupa Birliği (AB) ABD'den kopmamış, aksine onun dayatmalarına uyum sağlamakta, ABD imparatorluğunu ayakta tutmak için giderek daha fazla kaynak taahhüt etmektedir. Bunun birincil nedeni, modern Avrupa'nın tüm temelinin, II. Dünya Savaşı sonrası inşasından SSCB'nin çöküşünün ardından genişlemesine kadar, ABD'nin askeri gücünün şemsiyesi altında inşa edilmiş olmasıdır. Bu durum NATO ile somutlaşmaktadır. ABD gibi birleştirici bir güç olmadan, AB kendini oluşturan parçalara ayrışacaktır.
İkincisi, kendi göreceli gerilemelerinden dolayı, emperyalist AB ülkeleri dünya sahnesindeki ayrıcalıklı konumlarını savunmak için ABD'ye giderek daha fazla bağımlı hale gelmiştir. En iyi niyetlerine ve aksi yöndeki sayısız boş açıklamalarına rağmen, şu anda güçlerini bağımsız olarak yansıtma kapasitesine sahip değillerdir. Böylece, bağımsız bir kutup olarak ortaya çıkmak yerine, Avrupa gittikçe artarak Washington tarafından çizilen gerici rotayı izlemekte, bu süreçte kendi ekonomik ve siyasi istikrarını yıkmaktadır. Aynı dinamik, Japonya'nın ve Kanada ile Avustralya gibi küçük emperyalist güçlerin izlediği yörüngeyi de açıklamaktadır.
Rusya, Sabit Nesne
Rusya, ABD'ye direnen önemli bir güç olarak öne çıkmaktadır. ABD'nin emellerini engelleyecek yeterli askeri güce sahip olsa da, rakip bir küresel düzen kurmak için gerekli ekonomik ve toplumsal ağırlıktan yoksundur. Rusya'nın büyük olasılıkla kazanacağı Ukrayna savaşı, batı sınırında NATO genişlemesine direnme ve karşı koyma yeteneğini göstermektedir. Ancak bu çabaların bedeli Rusya için kayda değer olmuştur. Ayrıca, ister Suriye'de ister Afrika'da olsun, uluslararası girişimleri başarılı olmamış ve uluslararası nüfuzunu önemli ölçüde artırmamıştır. Rusya'nın genel rolü, ABD hakimiyetine alternatif bir kutup olmaktan çok, ona bir fren işlevi görmektir: mevcut düzenin krizini ivmelendirmektedir, ve yerine kendisini koymaktan aciz bir durumdadır.
Batı Asya'da Gericilik Sarmalı
Ekim'den bu yana İsrail, her adımda ABD'nin desteğiyle beraber tırmanan bir katliam döngüsüne girmiştir. Bu dinamik esasen 7 Ekim'in kendisinden değil, İsrail-ABD konumunun bölgede İran lehine zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Filistinlilerin ezilmesi ve soykırımı üzerine kurulu milliyetçi bir proje olan Siyonizm, Arap kitlelerini ezme kapasitesine meydan okuyabilecek herhangi bir bölgesel karşı güce tahammül edememektedir. Sonuç olarak, Siyonist devlet, Batı Asya'daki üstünlüğünü yeniden tesis etmek için gittikçe daha saldırgan yöntemler kullanmakta, bölgenin tüm toplumsal dokusunu yıkmaktadır.
ABD ve İsrail, düşmanlarının birçoğuna taktiksel ve rakiplerine stratejik yenilgiler yaşatmayı başarmış olsalar da (örneğin Suriye), bölgesel konumlarının altında yatan krizi çözememişlerdir. Askeri üstünlük, onların istikrarlı bir siyasi düzen kurmasını sağlamamış, İran İslam Cumhuriyeti'ni yıkma girişimlerinde başarısız olmuşlardır. Ancak artan baskının İran üzerindeki uzun vadeli sonuçlarının ne olacağı henüz belirsizdir. Kesin olan şey, ABD ve İsrail'in, kesin bir şekilde yenilgiye uğratılana kadar bölgede sayısız yıkım saçmaya devam edeceğidir.
Latin Amerika Nişan Tahtasında
Devlet Başkanı Maduro ABD tarafından kaçırıldı.
Çin'in yükselişi, birçok Latin Amerika ülkesine daha büyük ekonomik ve diplomatik manevra alanı sağlayarak, ABD emperyalizminin bir zamanlar uyguladığı tekel vari kuvveti zayıflatmıştır. Ancak bu bölge, ABD hakimiyetinin siyasi, askeri ve mali yapılarına derinden bağlı kalmaya devam etmektedir. ABD hegemonyası küresel çapta giderek artan bir baskı altına girdikçe, Washington, hâlâ kendine münhasır nüfuz alanı olarak gördüğü bu bölgede otoritesini yeniden tesis etmeye çalışmaktadır. Bunu, hem kesin askeri üstünlüğünü hem de bölgenin anahtar egemen elit kesiminin üzerindeki nüfuzunu kullanarak yapmaktadır. Bu avantajlar nedeniyle ABD, Latin Amerika'yı Çin'e karşı koymak ve yeniden sanayileşmeyi güvence altına almak için en elverişli bölge olarak belirlemiştir.
Bu durum halihazırda çeşitli hükümetlerin Washington ile yeniden hizalanmasında ve ABD gücünün daha saldırgan bir şekilde ortaya konmasında yansımasını bulmuştur; Venezuela Devlet Başkanı Maduro'nun kaçırılması ve Küba'ya karşı ablukanın şiddetlendirilmesi bu durumun örnekleridir. Böylece, kıtanın bazı kesimlerinin kazandığı göreli özerklik ile Çin'in ekonomik çıkarları, ABD emperyalizminin Batı Yarımküre'deki otoritesini yeniden tesis etme konusundaki yenilenmiş kararlılığıyla giderek daha fazla çatışmaktadır.
Parçalanan Afrika
Afrika kıtası büyük güçlerin rekabetinin odak noktası olmayabilir, ancak bu rekabetin sonuçlarından orantısız bir şekilde etkilenmektedir. Ekonomik kalkınma ve kıtasal entegrasyonun her zamankinden daha gerekli olduğu bir dönemde, Afrika giderek parçalanma ve çatışmaya doğru sürüklenmektedir. Güçlü ulusal devletlerin yokluğu, jeopolitik şokların zaten kırılgan olan toplumsal dokuya çok daha büyük bedeller ödetmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, bölgesel ve küresel aktörlerin mevcut bölünmeleri istismar etmesi için bir alan açmaktadır. Eski emperyalist güçler yükselen Çin'in yanısıra Rusya, Türkiye ve Körfez monarşileri gibi bölgesel aktörlerle rekabet ettikçe, yerel çatışmalar giderek daha geniş jeopolitik rekabetlerle iç içe geçmektedir. Ruanda gibi devletler de kendi stratejik çıkarlarını ilerletmeye çalışmış, sınırlarının ötesinde müdahalelerde bulunarak mevcut gerilimleri derinleştirmiştir. Kıtayı sarsan çeşitli çatışmalar—özellikle Sudan, Sahel ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndekiler—ve tek tek ülkeler içindeki keskinleşen toplumsal çelişkiler, devletlerin parçalanmasına, artan ulusal ve etnik çatışmalara, kamu otoritesinin ve hizmetlerinin çöküşüne işaret etmektedir.
Ancak Afrika'nın parçalanması yeni bir şey değildir. Kıtaya bir miktar ekonomik büyüme getiren liberal dönem bile, Ruanda'dan Kongo'ya, Darfur'a kadar kanlı savaşlar ve soykırımlarla malul olmuştur. Liberal dönem, STK'lar ve uluslararası kurumlar aracılığıyla emperyalist yardımda muazzam bir artışa tanık olsa da, bu unsurlar şimdi büyük ölçüde geri çekilmiştir. Yardımın yerine, ABD kıtanın krizleriyle ya ilgisizlik, ya çıplak yağma ya da açık sert güçle başa çıkmaktadır. Dolayısıyla mevcut parçalanma, kapsam ve derinlik bakımından bir artışla nitelenmektedir.
Kıtanın parçalanmış durumu son derece büyük tehlikeler barındırsa da, genç, büyüyen ve aşırı sömürülen işçi sınıfı da muazzam bir devrimci potansiyele sahiptir. Afrika'yı bölen ve zayıflatan çelişkilerin ta kendisi, neo-kolonyal düzenin devrimci bir şekilde devrilmesi ve kıtanın yeni bir toplumsal temel üzerinde birleştirilmesi ihtiyacını daha da somut ve acil bir şekilde ortaya koymaktadır.
Örs ile Çekiç Arasında Güneydoğu Asya
Küreselleşme, Güneydoğu Asya'yı uluslararası tedarik zincirlerine yabancı imalat devlerinin hakimiyetinde, Çin girdilerine bağımlı ve ABD tüketici pazarlarına yönelik ara bir halka olarak entegre etmiştir. "Ticarette Çin ile, güvenlikte ABD ile" ASEAN'ın slogan haline gelen sözüydü. Şimdi bu söylem, örs ile çekiç arasında sıkışmak anlamına gelmektedir. ABD, Çin'i boğma amacıyla tedarik zincirlerini parçalayarak bölge ekonomilerinin ayaklarının altındaki zemini kaydırmaktadır. Gelecekte olacakların bir habercisi olarak, Trump'ın tarife saldırıları ve İran'a karşı savaş, nüfusunun büyük bölümünün zaten zorda yaşadığı bu bölgeye yıkıcı ekonomik darbeler indirmiştir. Güneydoğu Asya'yı militarize ederek ve Japon kuvvetlerinin II. Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez bölge genelinde saldırgan bir şekilde genişlemesini teşvik ederek, ABD, Çin'e karşı tehdidini artırırken savaş hayaletini de yükseltmektedir. Güneydoğu Asya genelinde, toplumsal patlamalar için zemin hazırlanmaktadır.
Küresel Ekonomi Uçurum Kenarında
Artan jeopolitik gerilimlere rağmen, dünya ekonomisinin temel yapısı dikkat çekici bir şekilde hacıyatmaz gibi dayanıklı kalmıştır. Ancak bu dayanıklılığı sürdüren güçlerin ta kendisi—en başta ABD borsasının olağanüstü performansı—tüm sistemi istikrarsızlaştırma tehdidi taşıyan yeni çelişkiler üretmektedir. Wall Street'in yerçekimine meydan okuyan yükselişi, benzeri görülmemiş düzeyde mali ve parasal teşvikler, büyük teknoloji şirketlerinin devasa sermaye harcamaları ve her ikisinin yarattığı spekülatif çılgınlık tarafından yönlendirilmiştir. Bu dinamiğin tam olarak ne zaman sona ereceğini bilmek imkansız olsa da, kesin olan şey, teknoloji sektörü merkezli spekülatif patlamanın nihai çözülüşünün dünya durumu üzerinde derin sonuçlar doğuracağıdır. Şimdiden, Çin'in deflasyonist baskıları ve büyük sınai kapasitesi dünyanın geri kalanına ihraç edilmektedir—bu muhtemelen küresel bir kapitalist aşırı üretim krizinin erken belirtileridir.
Mali balonun patlaması, uluslararası güçlerin gerçek dengesini gizleyen kurgusal sermaye dağlarını silip süpürecek ve ABD imparatorluğunun kalbindeki çürümeyi açığa çıkaracaktır. Ancak dünya ekonomisinin temel mimarisi sağlam kaldığı sürece, ABD, krize verilecek yanıtı ve sonucunu şekillendirmede muazzam avantajlarını koruyacak, böylece yükün önemli bir kısmını diğer ülkelere kaydırabilecektir.
İlk aşamada, gelecek krizin mevcut tüm siyasi dinamiklerin şiddetlendirmesini ve kapitalist saldırıların yoğunlaşmasını bekleyebiliriz. Ancak bunun daha derin bir gericiliğe mi yol açacağı yoksa devrimci gelişmelerin önünü mü açacağı, her şeyden önce uluslararası proletaryanın tepkisine bağlı olacaktır. Bu durumda gelecek, her ülkedeki işçi sınıfının önderliğine ve örgütlenmesine bağlıdır. Şimdi bu siyasi soruna dönüyoruz.
İkinci Bölüm: Dünya Siyasetinin Dinamikleri
"Öznel ile nesnel arasındaki uyumsuzluk, genel olarak konuşursak, hem yaşamda hem sanatta, komiğin olduğu kadar trajiğin de kaynağıdır. Siyaset alanı bu eylemden özellikle hiçbir şekilde muaf değildir. İnsanlar ve partiler, kendi içlerinde değil, koşullarla ilişkilerinde kahraman ya da şaklaban olurlar."
—Leon Troçki, Rus Devrimi Tarihi
Liberalizmin Ölümü ve Gericiliğin Yükselişi
Gericiler Londra’nın merkezinde “Krallığı Birleştir!” akın akın yürüyüşte, Eylül 2025
Sovyet sonrası dönemin siyasi statükosu parçalanmıştır. ABD hegemonyasının Sovyet sonrası dönemine uygun ideolojik araçlar, bugün emperyalist güçlerin ihtiyaçlarını artık karşılayamamaktadır. ABD egemenliğinin tartışılmaz olduğu zamanlarda, ABD kendi içinde ve dışında liberal demokrasi lüksüne sahipti. STK'ları fonlayabilmekteydi ve kendini insan haklarının, serbest ticaretin, çokkültürlülüğün vb. şampiyonu ilan edebilmekteydi. Bu yol artık tükenmiştir. ABD’nin hegemonyası elden kaçtıkça, saldırıya geçmek zorundadır. Ve bunu, artık kendi amaçlarının önünde engel haline gelen liberal değerler ve kurumlar aracılığıyla yapamaz duruma gelmiştir.
Liberalizmin ölümü, dünya siyasetinde yeni bir yeniden yapılanmanın kesinleştiği anlamına gelmez. ABD emperyalizminin saldırısının afişe ettiği genel eğilim, artan istikrarsızlık, gericilik ve çatışmaya doğrudur. Ancak cehenneme giden dümdüz bir yolda değiliz. ABD emperyalizminin ihtiyaçları ve amaçları ile bunları gerçekleştirme ve uygulama yeteneği arasında bir fark vardır. Saldırısı şimdiden her türlü direnişi kışkırtmıştır. Ancak çeşitli rakipler ve olası meydan okuyucular kendi iflaslarını gözler önüne sermekte, bu da ABD'nin gerilerken bile dünya siyasetini şekillendirmede inisiyatifi korumasına olanak tanımaktadır. Sonuç olarak, liberal dünya düzeni, bir proleter yükseliş ya da anti-emperyalist bir saldırı tarafından değil, isyankâr bir emperyalist sağ kanat tarafından yıkılmaktadır.
Küresel Güney'in liderleri, ABD emperyalizminin yağmalarına direnmek için giderek artan bir baskı altına girmektedir, ancak kendi sınıf çıkarları ve kitlelerin seferberliğinden korku arasında bağlı kalıp, çatışma yerine uzlaşma ve manevra aramaktadırlar. 1949 Devrimi'nin kazanımlarına başkanlık eden Çin Komünist Partisi (ÇKP), küreselleşmenin ve liberal dünya düzeninin kalıntılarına tutunarak devasa Çin proletaryasının devrimci enerjisini ve potansiyelini harcamaktadır. Diğer liderlerin çoğu, ABD'ye karşı birleşmek yerine çeşitli baskılar arasında denge kurmaya odaklanmıştır. Bunun en iyi örneği, birleştirici stratejik hedefleri olmayan ve parçalarının toplamından daha az etkili bir ittifak olan BRICS'tir.
İşçi hareketinin liderlerinin çoğu, liberal statüko gözlerinin önünde çökerken bile onu ayakta tutmaya çaresizce çalışmaktadır. Radikal bir kopuş, hatta bir devrim istediğini iddia eden soldakiler ise genellikle kitlelerin gerçek duygularından uzak durmakta, çağın somut görevlerinden kopuk soyutlamalarla yetinmektedir. ABD emperyalizmine karşı bağımsız bir proleter muhalefetin yokluğu, ister emperyalist merkezlerde, ister yarı-sömürge dünyada, ister çeşitli direniş hareketlerinde olsun, dünya gelişmelerini şekillendiren birincil etkendir. Bu değişene kadar, ABD hegemonyasının erozyonu gerici koşullarda ilerlemeye devam edecek, kitlelerin özgürleşmesini ilerletmek yerine baskısını artıracaktır.
Bu, devrimci olmayan güçlerin ABD'ye geri adımlar attıramayacağı anlamına gelmez. Ancak bu adımlar her zaman kısmi kalacaktır. Gerçek bir proleter liderliği inşa etmek, mevcut çağda devrimci stratejinin merkezi sorunudur. Bu sorun ancak siyasi dinamiklerin gerçekçi bir değerlendirmesi ve çağdaş mücadelelerin deneyiminden net dersler çıkarılmasıyla çözülmeye başlayabilir.
Batı'da Yükselen Popülist Sağ
Popülist sağ, ABD'deki Trump ve MAGA'dan, Britanya'daki Reform Partisi'ne, Almanya'daki AfD'den Avustralya'daki Pauline Hanson'ın One Nation'ına kadar, Batının genelinde başlıca statüko karşıtı güç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yükseliş, ABD emperyal stratejisinin ihtiyaçları ile nüfusun önemli kesimleri arasında liberal statükonun geniş çaplı reddi arasındaki birleşim doğrultusunda gerçekleşmektedir. Sonuç olarak populist sağ, işçi sınıfının öfkesini ve kızgınlığını giderek daha gerici bir siyasi gündeme yönlendirebilmektedir. Bu sağa kaymanın en açık işareti, dünün siyasi merkezinin bizzat sağın unsurlarını benimsemesidir: Britanya'da İşçi Partisi göçmenlik konusunda sağa dönmüş, ABD’de Demokratlar ise siyahi ve trans haklarını savunma iddialarını terk etmiştir.
Latin Amerika'da Çöken Pembe Dalga
Trump’ın Latin Amerika düşmanlar birliği, 7 Mart.
Benzer olarak, Latin Amerika'daki artan sağ kanat hükümetler dalgası, kıtada son on yılların statükosunun bir reddiyle ilerlemektedir. 2000'lerde anti-emperyalist duygu dalgasının sırtında iktidara gelen sol popülist hükümetler bugün art arda çökmektedir. Bu hükümetler birçok ilerici reform gerçekleştirmiş olsa da, kitlelerin devrimci enerjisini de baskı altına almış, sonuç olarak geri çekilmelere ve ihanetlere yol açmıştır. Şimdi, Pembe Dalga'nın derslerinden silahlanmış Marksist meydan okuyucular değil, sağ popülist ve emperyalizm yanlısı güçler, bu başarısızlığın üzerinden yükselmektedir.
Venezuela’daki Bolivarcı rejim, ABD emperyalizminin ilk doğrudan askeri darbesiyle çatlamıştır. Başkan Maduro'nun görevden kaçırılarak alınmasına karşı önemli bir kitlesel yükseliş yaşanmamış olması ve eski Chavista Delcy Rodriguez'in ABD ile işbirliği yapması, rejimin bugün ne denli çürümüş olduğunu göstermektedir.
Benzer bir eğilim, 1959’dan beri ezilenler ve emperyalizm karşıtları için bir ışık olan Küba'da da gözlemlenmektedir. Trump'ın vahşi ABD ablukasını tırmandırmasıyla, Küba Devrimi bugün terazinin dengesinde asılı durmaktadır. Ancak ablukayı kırmak için enternasyonalist bir devrimci strateji yerine, Küba Komünist Partisi eforlarını müzakerelere yatırmaktadır ve ekonominin kapitalistler tarafından devralınmasına kapılarını açmıştır. Bu, ancak ABD'yi ve nihayet Küba Devrimi'ni ezmeye kararlı olan gusanoları cesaretlendirebilir.
Bu tabloda çelişkiler mevcuttur. Meksika ve Brezilya hâlâ solcu hükümetlere sahiptir. Ancak sözde ABD'ye karşı durmuş olsalar da, hem Brezilya'da Lula hem de Meksika'da Sheinbaum birçok taviz vermiştir. Bolivya örneğinde, Paz'ın neoliberal hükümetine karşı kitlesel ayaklanma gerçek bir karşı saldırı imkanı açmıştır. Ancak Bolivya İşçi Konfederasyonu önderliği hükümetle bir pakt yapmış ve ablukaların kaldırılması çağrısında bulunarak yerli köylü kitlelerine ihanet etmiştir. Bu durum işçi ve köylü hareketleri arasındaki makasın açılmasına neden olmuş ve bu hareketlerin Bolivya burjuvazisine ve onun Washington'daki efendilerine karşı mücadele kapasitelerini zayıflatmıştır. Paz'ın şimdi kitlelere yönelik saldırılarını yoğunlaştırması için verimli bir zemin bulunmaktadır. Zaten köylü liderlerini hapse atmış, sendikalara saldırmış ve yaşam koşullarını kötüleştirmiştir. Bu sonuç, ABD emperyalizminin bölgedeki hakimiyetini güçlendirmektedir.
Güney Asya'da Sağ-Sol Tahkimatı
Güney Asya ülkelerindeki dinamikler bizlere Küresel Güney’in geleceğini yansıtmaktadır. Hindistan ve Pakistan gibi ülkeler artan dış baskılar ve içişlerinin devasa gereklilikleri arasında sıkışırken toplumlarının çelişkileriyle başa çıkmak ve otoritelerini sağlamlaştırmak adına dini milliyetçilik, baskılar ve Bonapartizme başvurmaktalar.
Hindistan’da BJP milli gücünü yakın zamanlarda aldıkları -bir kısmı seçmen kütüklerini temizlemeyle sağlanmış- eyalet seçimleri zaferleri sayesinde konsolide etmiştir. Sol gittikçe saf dışı kalmaktadır. Komünistler onyıllar içerisinde destekçilerini kaybetmiş, dolayısıyla güce erişim ihtimallerinden olmuş ve Maocu başkaldırı devlet eliyle yokedilmiştir. Pakistan’da daha da büyük bir ordu diktası tahkimatı mevcuttur ve herhangi bir kalkışmayı, ister solcu, ister Kaşmir, ister eski başkan İmran Khan olsun yok etmektedir. Ancak kitlelerin de bir tolere etme limitleri vardır. Daha istikrarsız bir döneme adım attıkça, bu toplumların tabanında biriken toplumsal barut, komşu Nepal, Bangladeş ve Sri Lanka'daki ayaklanmalarda olduğu gibi, giderek daha fazla dinamitle karşılaşacak ve bu Bonapartların iktidarını patlatıp istikrarsızlaştırma tehdidini taşıyacaktır. Pakistan işgali altındaki Kaşmir'deki son mücadeleler ve Hindistan'daki öğrenci hareketi de benzer bir potansiyeli somutlaştırmaktadır.
Kaçırılmış Fırsatlar
Son yıllarda, akışı tersine çevirebilecek ve işçi sınıfını ulusal ve uluslararası olayları şekillendiren bir faktör olarak siyasi sahneye yerleştirebilecek önemli fırsatlar olmuştur. Bu fırsatlar ister Covid pandemisinin ardından Batı'daki grev nüksü, ister Küresel Güney'deki Z Kuşağı ayaklanmaları olsun, gerçekleşmemiştir. Tüm bu durumlarda, kitlelerin ayaklanmalarını kararlı bir şekilde değerlendirmeye hazır bir önderlik eksik kalmış, bu da egemen sınıfın inisiyatifi yeniden ele geçirmesine izin vermiştir. Her bir durumda engel, militanlığın yokluğu değil, önderliğin yokluğuydu.
Britanya'daki grev dalgası (2022-23) ve Fransa'daki emeklilik reformuna karşı mücadele (2023), hükümetleri kesin olarak yenmek için mücadeleyi yeterince tırmandırmaya isteksiz sendika liderleri tarafından yenilgiye uğratıldı. ABD'de, 2023'teki grev ve sözleşme mücadeleleri dalgası (UPS, ILWU, UAW ve Hollywood) ile 2024'teki Boeing ve ILA grevleri, ücretleri artırarak çözüme kavuşturuldu, ancak grevleri tetikleyen diğer belirleyici sorunlar çözülmeden bırakıldı. Bu, sınıf mücadelesini sınırlama etkisi yarattı. Bu mücadeleler başarılı olsaydı, işçi sınıfı, mücadele etme ve kazanma konusundaki kendi yeteneğine güven duyan, daha güçlü, hayat kazanmış ve daha birleşik bir güç olarak ortaya çıkacaktı.
Yunanistan'da, Tempi mücadelesi ülkenin gidişatını radikal biçimde değiştirebilir ve 2015'teki büyük yenilginin ardından güçler dengesini proletarya lehine değiştirme potansiyeline sahip olabilirdi. Ancak işçi hareketi, kitlelerin hoşnutsuzluğunu değerlendirmede başarısız oldu. İşçi hareketinin önderliği, KKE ve sol, "parti yok, renk yok" stratejisini savunan, yani işçi sınıfı perspektifini reddeden hareketin küçük burjuva önderliğine boyun eğdi. İzledikleri politika, kitlesel öfkeyi suçlu emperyalist boyunduruğa karşı kararlı bir mücadeleye dönüştürmeyi reddetti. Bu yenilgi, işçi sınıfını ve ezilenleri daha da zayıflattı ve moralsizleştirdi.
Yakın zamanlardaki Z Kuşağı ayaklanmaları, yarı-sömürge dünyasındaki gençlik için hızla kötüleşen koşullar ve yozlaşmış yöneticilerine duyulan köpüren nefretle beslenen önemli hoşnutsuzluk patlamalarıydı. Ancak onları sürükleyen ham enerji, tek başına kitlelerin genel konumunu iyileştirmeye yetmedi. Bazı ayaklanmalar bastırılırken (Endonezya, Fas, Peru), diğerleri sağ kanat hükümetlere (Bangladeş, Nepal) ve bir askeri rejime (Madagaskar) yol açtı. Bu sonuçlar, egemen sınıflara ve emperyalist boyunduruğa karşı ilerici bir rota çizebilecek tutarlı bir siyasi önderliğin yokluğundan kaynaklanmaktadır. İşçi sınıflarının bu hareketlerde marjinal bir rol oynaması, hareketlerin heterojenliğini artırmış, onları baskıya ve ele geçirilmeye karşı savunmasız bırakmıştır.
Seoul’da KCTU önderliğinde gerçekleşen, o sırada başkan olan Yoon Suk Yeol’un sıkıyönetim teşebbüsüne karşı halk protestosu, 4 Aralık 2024. Flamada yazan: ‘Bütüncül direniş hareketi, Bütün ülkede acil hareket çağrısı.’
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol'ün Aralık 2024'teki darbesi, militan sendika önderliğindeki kitlesel seferberlikler tarafından hızla geri püskürtüldü. Bu çarpıcı yenilgi, işçi sınıfını güçlü bir konuma yerleştirdi. Yoon Suk Yeol'ün azgın ABD yanlısı gündemine karşı bu tepki, ülkedeki gericiliğin köşe taşı olan ABD-Güney Kore ittifakında büyük bir yarılma açabilirdi. Ancak sendika liderleri işi sattı, öfkeyi eşit derecede emperyalizm yanlısı ama daha az azgın olan Demokrat Parti'ye oy vermeye doğru çekerek ederek egemen sınıf için siyasi durumu istikrara kavuşturdu.
Liberal Solun Son Nefesleri
Sağ uluslararası düzeyde yükselişte olsa da, dünyadaki artan istikrarsızlık ve karışıklık, önceki dönem tarafından inşa edilmiş ve şekillendirilmiş sol kanat direniş biçimlerini ileri sürmeye devam etmektedir. Siyasi partiler alanında bunlar arasında Britanya’da Yeşiller ve zaten can çekişmekte olan Your Party, Almanya'da Die Linke ve Fransa'da La France Insoumise gibi oluşumlar bulunmaktadır. Birçok kişi bunları gözlemleyip yenilenmiş bir umut duygusu kazanmaktadır. Bu, kandırıcı olduğu kadar tehlikelidir.
Bu "sol kanat canlanmasını" besleyen şey, ne yazık ki yeni bir işçi sınıfı militanlığı dalgası ya da derin bir işçi sınıfı desteği değildir. Aksine, bu partilerin itici gücünün geniş kesimleri orta sınıf liberallerin ve ilerici öğrencilerin arasındaki elle tutulur panik ve çaresizlik duygusu ve de sağcı hükümetlerden haklı olarak dehşete kapılan azınlıklardır. Bu partiler ve liderleri, dünya olaylarına karşı refleksif bir tepkiyi temsil etmekte, belirsizlik ve kaos karşısında liberalizmin daha radikal bir versiyonuna sarılmaktadır. Onları ayakta tutan dünya düzeni ortadan kaybolurken liberalizmin bıkkın klişelerini yeniden üretmek, başarı için değil, muhteşem bir felaket için bir reçetedir.
Tam da bu özellik onları güçsüz kılmakta ve daha muhafazakâr işçileri onlardan daha da uzaklaştırarak kendi ülkelerindeki sağ kanadı güçlendirmektedir: Yeşiller Britanya'da Reform'un gerisinde kalmakta, Die Linke AfD'nin epey gerisinde bulunmakta ve Mélenchon Fransa'da aşırı sağın gerisinde kalmaktadır. Tanık olduğumuz şey solun bir canlanması değil, kötüleşen nesnel durum ile buna yanıt olarak öne sürülen tamamen işe yaramaz öznel unsurlar arasındaki büyüyen uçurumun kaleme aldığı bir trajikomedidir.
Bu sol kanat canlanmasının savunucuları ayrıca İtalyan işçilerin Filistin için yaptığı son grevi ve Fransa'daki "her şeyi durdur" hareketini örnek göstermektedir. Ancak bunlar sürdürülebilir hareketler olarak ortaya çıkmayı başaramamıştır. Başladıkları gibi sona ermişler ve ülkelerinin genel gidişatını değiştirmemişlerdir. Fransa'da Rassemblement National, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na adım adım yaklaşmakta, İtalya'da ise Meloni önemli bir meydan okumayla karşılaşmamaktadır. Her iki durumda da tanık olduğumuz şey, her iki ülkede de güçlü bir gelenek olan radikal sendikalizmin, değişen dünya durumuyla başa çıkmakta yetersizliğidir.
ABD Solu Demokratları Değil, Kimlik Siyasetini Boşadı
Çok 2008.
Donald Trump'ın ikinci dönemi, ABD'de sol üzerinde önemli gelişmeler dürtüklemiştir. Seçim alanında, Demokratik Sosyalist Zohran Mamdani, 20. yüzyılın "lağım sosyalizmi"ni açıkça model alan temel platformuyla New York belediye başkanı seçildi. Somut olarak, bu platform ırksal baskı ve polis vahşeti gibi en patlayıcı toplumsal sorunlardan kaçınmaya dayanmaktadır. Bu, kimlik siyaseti çağından önemli bir uzaklaşmadır. Diğer DSA'lı seçilmiş isimler gibi, Mamdani de işçi sınıfına ve siyahi ve Latin kitlelere saldırmakta zaman kaybetmedi. Ancak bu durum, solun çoğunluğunun onun zaferini büyük bir başarı olarak selamlamasını, ihanetlerini mazur görmesini ve DSA ile işçi hareketinde Demokrat Parti'den kopmak için gerçek bir mücadele vermeyi reddetmesini engellemedi.
ICE terörüne yanıt olarak, önemli ve çoğu zaman kahramanca halk mücadeleleri yaşandı. Bu seferberliklerin doruk noktası Minneapolis'te, iki ICE karşıtı protestocunun öldürülmesinin ardından gerçekleşti. Bu mücadeleler, Trump'ın totaliter sınır dışı etme programına karşı derin bir halk muhalefeti olduğunu gösterse de, hareketin şu ana kadar sendika liderlerinin ve Demokrat Parti'nin muhafazakâr önderliğini aşamama yetersizliğini de göstermiştir. Trump geçici geri çekilmelere zorlanmıştır, ancak genel göçmen karşıtı saldırısı kırılmamıştır.
Direniş Ekseni Çıkmazda
İran İslam Cumhuriyeti'nin ABD ve İsrail'in askeri saldırısına karşı direnişi, bu teokratik-kapitalist rejimin Batı Asya'da emperyalizme karşı mücadeleye önderlik edebileceği yanılsamasını beslemiştir. Ancak İslam Cumhuriyeti ABD'ye karşı durabildiğini gösterirken, aynı zamanda ABD'yi bölgeden kovabilecek gerçek bir anti-emperyalist direniş için bir toplanma noktası olmaya kesinlikle isteksiz ve bunu yapmaktan aciz olduğunu da göstermiştir.
İran’ın yönetici kitlesinin bu konuda kesinlikle bir çıkarı vardır; ancak bu çıkar, kendi asalak varlığını sürdürme çıkarının gerisinde kalmaktadır. Sonuç olarak, yabancı saldırganlığa karşı direnişi sıkı bir askeri-bürokratik denetim altında tutulmakta, bölge kitlelerinin mücadeleye katılması çağrısı yapılmamaktadır. Dahası, İslam Cumhuriyeti'nin despotik iç rejimi ezilenleri ulusal, dini ve toplumsal cinsiyet çizgileri boyunca bölmekte, birleşik bir anti-emperyalist mücadeleyi imkansız kılmaktadır. Daha da kötüsü, muhalefete yönelik kanlı baskıları, nüfusun geniş kesimlerini monarşist emperyalizm yanlısı gericiliğin kollarına itmektedir. Emperyalizmi yenmek ve bölgeden kovmak, İslam Cumhuriyeti'nin siyaseti üzerine kesinlikle inşa edilemeyecek olan en geniş kitle birliğini gerektirmektedir.
Filistin halkının soykırımcı Siyonist saldırıya karşı direnişi kahramanca olmuştur. Ancak bu gerçek, kurtuluş hareketinin siyasi ve stratejik çıkmazını gizlemek için kullanılmamalıdır. Filistin halkı, benzeri görülmemiş ölçekte bir toplumsal ve insani felaket yaşamıştır. Gazze tam bir harabe durumundadır ve İsrail, kalan kısımların çoğunu ilhak etmek istemektedir. Batı Şeria her zamankinden daha kötü durumdadır. Bu durum, Hamas'ın stratejisinin başarısızlıklarını ortaya çıkarmıştır: İsrail'i, ABD'yi ve onlarla uzlaşan Arap rejimlerini karşısına alan birleşik bir mücadelede Batı Asya kitlelerine dayanmak yerine; liberal kamuoyuna ve Arap rejimlerine dayanarak İsrail'i yenmeye çalışmak. Direnişin bu çıkmazında, Hamas esasen kendi silahsızlanmasının koşullarını müzakere etmektedir ve hareketin mücadeleyi nasıl sürdüreceğine dair stratejik bir perspektifi bulunmamaktadır.
Filistin Hareketi Sönümleniyor
Polis Filistin yanlısı bir aktivisti sürüklüyor. Berlin, Ekim 2025
Gazze soykırımı milyonları harekete geçirdi ve dünya çapındaki büyük şehirlerde yüz binlerce kişi iki yılı aşkın süredir yürüyüşler yaptı. Ancak bu, Netanyahu'yu durdurmaya yetmedi. Batı'da bu hareket, siyasetine hakim olan liberal öfke tarafından yatıştırıldı ve soykırıma yataklık eden partinin ta kendisinin bir temsilcisi olmasına rağmen İsrail'e karşı konuşan ABD'deki Rashida Tlaib gibi politikacılara bağımlılığı tarafından felç edildi. Endonezya, Malezya ve Türkiye gibi Müslüman çoğunluklu ülkelerde ise hükümetler, ABD ile hizalanmalarını sürdürürken kitlesel seferberlikleri desteklediler, hatta örgütlediler.
Filistin hareketi, işçi sınıfının ihtiyaçlarını Filistin'in kurtuluşu mücadelesiyle kaynaştırmayı stratejik bir perspektif olarak benimsememiştir. Bu, hükümetler üzerinde İsrail'e desteklerini ya da onunla uzlaşmalarını kırmaları için gerçek bir baskı oluşturabilirdi. Bunun yerine, çoğu ülkede kitlesel Filistin yürüyüşleri büyük ölçüde hoş görülen, düzenli olarak planlanan etkinlikler haline geldi ve öfkeyi dışa vurmanın normu oldu. Ancak bu normu ihlal eden ve yönünü değiştirmeye çalışan her şey nispeten yalıtılmış kaldı ve devlet güçleri tarafından acımasızca ezildi. Bugün hareket zayıflamış bir durumdadır. Devrimciler bu sonuçtan ayık dersler çıkarmalı ve siyasi olarak yeniden hazırlanmak için çalışmalıdır.
Saldırılara, Şoklara ve Alt-Üstlere Hazır Olun
Genel olarak uluslararası güçler dengesi, öngörülebilir gelecekte işçi sınıfının veya ezilenlerin lehine değildir. ABD emperyalizmi çılgınca saldırmakta, sağ yükselişte ve çoğu ülkede sol ile işçi sınıfı arasındaki uçurum giderek büyümektedir.
Şu an için moralsizlik, ilgisizlik, geri çekilme ve kendini koruma eğilimi işçi sınıfında hakimdir. Ancak sınıf mücadelesi düz bir çizgide ilerlemez. Popülist sağ, birikmiş hoşnutsuzluktan yararlanmakta ve bunu başarıyla göçmen karşıtlığına ve diğer gerici kanallara yönlendirmektedir. Bu model bir süre daha işleyebilir, ancak toplumsal krizin altında yatan sorunlardan hiçbirini temelden çözme kapasitesine sahip değildir. Sağın büyüme, iş imkanları ve "eski güzel günlere" dönüş vaatlerini yerine getirmesini bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. Kaçınılmaz olarak işçi sınıfları harekete geçmeye itilecektir. Devrimciler için soru, bu çatışmaların nihayetinde zaferlere mi, işçi sınıfının siyasi güçlerinin güçlenmesine mi yoksa yenilgilerle ve emperyalist gericiliğe doğru daha fazla sürüklenmeyle mi sonuçlanacağıdır.
Küresel Güney'de, kronik azgelişmişlik ve ABD’nin emperyalist saldırısı toplumsal krizi yoğunlaştırmakta ve istikrarsızlığı derinleştirmektedir. Emperyalist boğuculuk, iç çürüme ve evde artan hoşnutsuzluğun birleşimi, yozlaşmış ulusal burjuvazi üzerinde giderek artan bir baskı oluşturmakta, onları birleşik bir mücadeleyi önlemek için baskıya, Bonapartizme ve milliyetçi bölünmelere itmektedir. Devrimciler için önümüzdeki görev ciddi bir hazırlıktır. Patlak veren her hareketin peşine takılmak ya da "saf" sınıf mücadelesinin soyut yöntemlerine başvurmak tuzağından çıkmak zorundadırlar. Görev, kitlelerin ihtiyaçlarını emperyalist tahakkümden ulusal kurtuluş mücadelesiyle kaynaştırmaktır.
Üçüncü Bölüm: Devrimci bir Program
“Kimse şu ana kadar proletaryan devrimin önden yolunu kurmaya tenezzül etmedi. Kaçınılmaz duraklamalar ve kısmi geri çekilmelerle beraber, sayısız engelle döşeli ve geçmişin yıkıntılarıyla dolu bu yolda ilerlemek gereklidir. Bundan korkanlar kenara çekilmelidir.”
—Leon Troçki, "Komünist Partileri ve Enternasyonali Yeniden Kurmak" (1933)
Amerikan İmparatorluğuyla Savaş!
ABD askerinin Filipinler topraklarında oluşuna karşı protesto, Manila, 4 Temmuz. Pankartta yazan: Filipinler Satılık Değil!
Dünyayı barbarlığa sürükleyen asıl kuvvet Amerikan emperyalizmidir. Dolayısıyla uluslararası proletarya ve ezilmiş halkların tamamı için ABD imparatorluğuyla savaşmak merkezi bir önemdedir. Amerikan işçi sınıfı yönetici sınıfının uluslararası azimlerinin kemer sıkma politikaları, militarizm ve yaşam şartlarına saldırılar ile pahasını ödemektedir. Emperyalist ülkelerde ve ABD-yanlısı yarı kolonilerde yönetici sınıflar var olan statükoya bağlılardır. Gerek NATO bağlılığı olsun, gerek batıda trans-Atlantizm, Japonya’nin silahlanmaya doğru gidişatı, Hint Okyanusu’nda QUAD olsun ABD yanlılığına karşı durmak bu ülkelerdeki yönetici sınıflara karşı gelmenin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Ukrayna'da askerler, Batılı emperyalistlerin ve onların Ukraynalı kuklalarının çıkarları uğruna mezbahaya gönderilmektedir. Yaptırımlar, ekonomik baskı ya da askeri tehditlerle karşı karşıya kalmak neo-kolonyal ülkelerde ve işçi devletlerinde ulusal ve toplumsal baskıya karşı mücadele milyonları harekete geçirecek, emperyalist tahakkümün ve ulusal burjuvazilerin devrilmesini gündeme getirecektir. Her yerde, ABD emperyalizmine karşı mücadele, sınırlar ötesinde işçileri birleştirmek ve mevcut dünya düzenine meydan okuyabilecek uluslararası bir devrimci önderlik inşa etmek için bir temel sağlamaktadır.
ABD Emperyalizmine Karşı Proleter Bir Strateji İçin!
Devrimciler, ABD İmparatorluğuna karşı en güçlü muhalefeti inşa etmelidir. Ancak belirleyici soru, hangi siyasi stratejinin ve mücadele yöntemlerinin onu gerçekten ilerici bir şekilde yenmeye muktedir olduğudur. İnsanlığın barbarlıktan kurtuluşu, bir rakip egemen sınıfın ya da jeopolitik blokun diğerine karşı zaferine değil, uluslararası proletaryanın devrimci zaferine bağlıdır. Anti-emperyalist mücadelenin araç ve yöntemleri, amaçlarından ayrılamaz: yalnızca çalışan kitlelerin siyasi bağımsızlığını ve birliğini inşa eden araçlar meşrudur. Bunun aksine olan her şey nihayetinde ulusal bölünmeleri derinleştirir, egemen sınıfları güçlendirir ve dolayısıyla emperyalizme karşı mücadeleyi zayıflatır.
"Kampçılığın" temel kusuru işte budur. Anti-emperyalist mücadelenin yol gösterici ilkesi olarak proleter bağımsızlığı reddeder ve sınıfsal karakteri ya da politikaları ne olursa olsun, ABD'ye ve müttefiklerine karşı çıkan her gücü destekler. Bu mantık altında, Rusya, İran İslam Cumhuriyeti gibi devletler ya da BRICS+ gibi ittifaklar, sadece ABD hakimiyetine bir meydan okuma sundukları için ilerici direniş kutupları olarak ele alınır. Bu az kötülüğü tercih mantığı, bu tür güçlerin işlediği suçları ve baskıyı, bir rakibi zayıflattıkları gerekçesiyle mazur göstermekle sonuçlanır.
Bu yaklaşımın sonuçları felakettir. Örneğin, Ukrayna savaşında, NATO'nun bir vekiliyle savaştığı gerekçesiyle Rusya'nın tarafını tutmak, Ukraynalıların ulusal baskısını ABD emperyalizmine karşı mücadeleye kıyasla küçük bir kötülük olarak kabul etmek ve meşrulaştırmak anlamına gelir. Bu, Doğu Avrupa'daki işçi sınıfını daha da bölmekte, onları kendi yöneticilerine bağlamakta, böylece bölgedeki mevcut statükodan sorumlu olan baskın güçlere -ABD, AB ve NATO’ya- karşı devrimci birliği engellemektedir. Aynı mantık İran için de geçerlidir; burada İslam Cumhuriyeti'ne ABD'ye karşı siyasi destek vermek, Kürt kitlelerini ve diğer ezilen azınlıkları itmekte, emperyalizm yanlısı güçlerin baskıcı bir rejime karşı onların kurtarıcısı olarak devreye girmesi için zemin temizlemekte, böylece ayrışmaları derinleştirmekte ve bölgede emperyalizmin hakimiyetini güçlendirmektedir. Her iki durumda da gerekli olan, ABD emperyalizmine karşı bir tavır almakla birlikte proleter bir stratejiyi ileri sürmektir.
Komünist Bir Bayrak Altında Ulusal Kurtuluş İçin!
Rawalakot’ta kitlesel, devlet karşıtı protesto, Pakistan işgaline Kaşmir, 24 Temmuz.
ABD emperyalizminin saldırısı, Küresel Güney ülkelerini daha da boyunduruk altına almakta ve yıkmakta, ulusal kurtuluş mücadelelerine giderek daha büyük bir aciliyet kazandırmaktadır. Devrimciler, savaşları, yaptırımları ve zorlamalarıyla ezilen uluslara kıyım salan ABD'nin ve müttefiklerinin ekonomik ve askeri yağmacılığına karşı çıkmalıdır. Bu, Filistin'den İran'a ve Küba'ya kadar doğrudan silah zoruyla karşı karşıya kalan güçlerin tarafını tutmak anlamına gelmektedir. Her yerde ulusal baskıya karşı kararlılıkla durmak, uluslararası proletaryayı emperyalizme karşı birleştirmenin ön koşuludur.
Belirleyici görev, tüm ulusun çıkarlarını temsil ettiğini iddia eden ve otoritesini pekiştirmek için milliyetçiliği kullanan ulusal burjuvaziye karşı, ulusal kurtuluş mücadelesinin önderliği için savaşmaktır. Sömürücü bir sınıf olarak, kendi iktidarını korumak amacıyla nihayetinde kitlelerin bağımsız seferberliğini sınırlamaya, saptırmaya ya da ezmeye çalışacak, böylece emperyalizme karşı mücadeleye ihanet edecektir. Devrimciler, emperyalizme karşı mücadeleyi ileri iterek sömürgeci ulusal burjuvazinin kararsızlıklarını ve manevralarını ifşa etmelidir.
Marksist ve anti-emperyalist hareket, iki yanlış eğilime bölünmüş durumdadır. Biri, sosyalist devrim söylemleriyle ulusal kurtuluş mücadelelerini doğası gereği burjuva olarak reddederek, kitlelerin gerçek özlemlerini terk eder. Bunu yaparak kitleleri milliyetçilerin önderliğine terk eder. Diğeri ise, özellikle radikal ya da anti-emperyalist kanatları olmak üzere ulusal burjuvazinin peşinden sürüklenir, benzer şekilde kitleleri milliyetçi güçlere bağlar ve ezilen grupları emperyalizm yanlısı güçlerin manipülasyonuna terk eder. Her ikisi de merkezi görevi terk eder: ulusal kurtuluş mücadelesinin proleter önderliğini inşa etmek.
İşçi ve Köylü Birliği İçin!
Doğrudan sömürgeci ve neo-kolonyal tahakküm nedeniyle, çözülmemiş demokratik sorunlar yarı-sömürge dünyasının belirleyici bir özelliği olmaya devam etmektedir. Bunların başında tarım sorunu gelmektedir: milyonlarca yoksul köylünün, topraksız işçinin ve tarım işçisinin kaderi. ABD emperyalizminin yarı-sömürgelere yönelik saldırıları, bu katmanları onun başlıca kurbanlarından biri haline getirmektedir. Doğal kaynaklar üzerindeki denetimi amansızca sürdürmesi, tarım işletme holdinglerinin genişlemesi, arazi spekülasyonu, kriz ve savaşların neden olduğu fiyat artışları bu nüfus kesimini daha da mahvetmektedir.
Genellikle akrabalık yoluyla kırsalla doğrudan bağlantılı olan işçi sınıfları da saldırı altındadır ve bu nedenle kırsal kitleleri ve tüm ulusu daha fazla boyunduruk altına alınmaya karşı savunmakta maddi bir çıkara sahiptir. Direnmenin tek etkili yolu, yaşam koşullarını birlikte savunmak için işçiler ve yoksul köylüler arasında bir ittifak kurmaktır. Devrimcilerin görevi, anti-emperyalist mücadeleyi ilerletmenin bir aracı olarak bu ittifakı inşa etmek ve bunu yaparken ulusal burjuvazilerin ABD saldırısı karşısındaki güçsüzlüğünü ifşa etmektir.
Çin’i Savun! ÇKP bürokratlarına hayır!
Başkan Xi, katliamcı Trump’ın klikini kırmızı halıda karşılıyor, 14 Mayıs
Çin'in savunulması, tıpkı Sovyetler Birliği'nin savunulmasının 20. yüzyılın büyük bölümünde olduğu gibi, önümüzdeki dönemde devrimciler için belirleyici bir sınav olacaktır. Çin, 1949 devriminden bağımsız olarak anlaşılamaz: kazanımlarının birçoğu büyük ölçüde aşınmış olsa da, bu devrimin yarattığı toplumsal temeller henüz alt üst edilmemiştir. Eski egemen sınıfları yıkan Halk Kurtuluş Ordusu, devrimci süreçten doğan devletin silahlı gücü olmaya devam etmektedir. Küresel konumu Çin'in yükselişiyle giderek daha fazla meydan okunan ABD emperyalizmi için, Çin'de karşı-devrim stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu nedenle Çin'in savunulması, ABD emperyalizmine karşı mücadeleden ayrılamaz.
Sovyetler Birliği'nin çöküşü, proleter bir toplumsal düzenin yenilgisinin yalnızca bir ülkeyi dönüştürmediğini; küresel güçler dengesini yeniden şekillendirdiğini göstermiştir. ABD emperyalizminin SSCB üzerindeki zaferi, ABD için çok daha az kısıtlamayla gücünü yansıtmasına olanak tanıyan, benzeri görülmemiş bir hakimiyet dönemini açmıştır. Çin'de benzer bir yenilgi, gezegendeki en büyük üretici güç yoğunlaşmalarından birinin yıkılması ve boyun eğdirilmesi anlamına gelen, hatta daha büyük bir tarihsel geriye dönüşü temsil edecek ve dünya çapında işçiler için koşulları kötüleştirecektir. Dolayısıyla soru yalnızca Çin'in kaderi değil, uluslararası proletaryanın kaderidir. Çin'i savunmamak ya da onu ABD ile bir tutmak, ancak emperyalizmin saldırısını güçlendirebilir ve barbarlığa doğru düşüşü hızlandırabilir.
Ancak Çin'in savunulması, proletaryanın siyasi bağımsızlığından ayrılamaz. Çin'i savunmak, ÇKP bürokrasisine siyasi destek vermek anlamına gelmez; bu bürokrasi, emperyalist düzene meydan okumak için uluslararası işçi sınıfına sırtını dayamak yerine bu düzenle uzlaşma aradığını defalarca göstermiştir. Aslında ÇKP, milliyetçi askeriyesi, siyasi ve ticaret politikalarıyla diğer ülkelerdeki emekçileri aktif olarak yabancılaştırmaktadır. Çin'in savunulması, işçi sınıfının devrimin kazanımlarını savunma ve genişletmede belirleyici güç olarak hareket etmesini engelleyen ÇKP bürokrasisine karşı bir mücadeleyle birleştirilmelidir.
Halk Cephesini Parçala!
Yükselen sağa yanıt olarak, solda büyümekte olan bir eğilim, gericiliği engellemek için "ilerici" güçlerle ittifaklar aramakta, bu süreçte sınıf bağımsızlığını terk etmektedir. İşçi hareketini burjuvazinin liberal kanadına bağlamanın adı Halk Cephesidir. Bu eğilim ile işçi sınıfının sağcı gericiliğin maddi temeline karşı bağımsız bir mücadele geliştirmesi engellenir.
Halk cephesinin sicili bu durumu ifade etmektedir. Gericiliği durdurmakta her zaman başarısız olur. En iyi ihtimalle, süreci geciktirir, ancak bu, gericiliğin daha büyük bir güçle geri dönmesine yol açar. Fransa'da, tekrarlanan "Cumhuriyetçi" ittifaklar ülkenin sağa kayışını durdurmamıştır; aşırı sağ şimdi iktidara her zamankinden daha yakındır. Hindistan'da, Kongre, komünist partiler ve diğer burjuva partiler arasındaki koalisyon, BJP'nin konsolidasyonunu kırmamıştır. Ders açıktır: sağ, kendi iktidarının ortaya çıkmasına yardımcı olan güçlerle hizalanarak yenilgiye uğratılamaz.
Devrimcilerin görevi, halk cephesini parçalamaktır. Onu kınamak yeterli değildir; işçilere ve ezilen kitlelere, burjuvazi ile ittifakların çıkarlarına ne kadar zarar verdiği somut olarak gösterilmelidir. Bu, devrimcilerin ABD'deki DSA, Fransa'daki Mélenchon'un partisi ya da Hindistan'daki komünist partiler gibi oluşumlara aktif olarak müdahale etmesini ve taban kitlelerin istekleri ile önderliğin çıkmaz stratejileri arasındaki çelişkileri keskinleştirecek taktikler ileri sürmesini gerektirir. Böyle bir perspektif için mücadeleden geri kalmak, işçi sınıfını ve solu yalnızca sınıf düşmanının elinde bırakabilir.
Birleşik Cephe İçin!
Amerika’nın 250nci bağımsızlık yaşgününde siyahi bir kadının Vatansever Cephe faşistleri tarafından etrafı çevrilmiş.
Sağ gericiliğin yükselişi, solcu aktivistlere karşı devlet baskısının artması ve faşist saldırıların ve provokasyonların büyümesi anlamına gelmiştir. Daha genel olarak, emperyalist saldırganlık ve yaşam standartlarına ve demokratik haklara yönelik saldırılar karşısında, sosyalist ve işçi hareketi çoğu zaman parçalanmış ve zayıftır. Buna karşı koymak için, komünistler birleşik cepheyi öne sürmelidir. Birleşik cephenin amacı, proletaryanın çıkarları doğrultusundaki bir mücadelede mümkün olan en geniş güçleri birleştirmek olmalıdır.
Ancak, bu basit nokta solda büyük bir kafa karışıklığının kaynağıdır. Bir yandan, birçok sosyalist örgüt, devrimci olmayan güçlerle herhangi bir blok oluşturmanın fırsatçılık olduğuna inanmakta—bu da ezilenleri saldırı karşısında bölünmüş bırakmaktadır. Öte yandan, sosyalistlerin fırsatçı geçici ittifakları birleşik cephe adına haklı çıkarması da yaygındır. Bu genellikle birleşik cephe taktiğinin—mümkün olan en geniş güçleri toplama ihtiyacının—hizmet etmesi gereken stratejinin üzerinde bir öneme konması biçimini alır. Troçki'nin açıkladığı gibi:
"Ayrı ayrı yürü, ama birlikte vur! Yalnızca nasıl vurulacağı, kime vurulacağı ve ne zaman vurulacağı konusunda anlaş! Böyle bir anlaşma, şeytanın kendisiyle, büyükannesiyle, hatta Noske ve Grzesinski ile bile yapılabilir. Tek bir koşulla: ellerini bağlamayacaksın.”
-Faşizme Karşı İşçilerin Birleşik Cephesi İçin (8 Aralık 1931)
Böylece, birleşik cephe, işçi hareketinin çıkarları doğrultusunda belirli bir amaca hizmet ettiği sürece—bir faşist saldırıyı püskürtmekten hapsedilmiş aktivistleri özgür bırakma kampanyasına, bir grevi savunmaktan yaşam standartlarına yönelik saldırılarla mücadeleye kadar—sendika bürokratlarından burjuva politikacılarına kadar herhangi bir güçle kurulabilir. Kritik olarak bu, belirli bir emperyalist saldırganlığa karşı milliyetçi ve direniş güçleriyle birleşmeyi de içerir: anti-emperyalist birleşik cephe.
Birleşik cephenin belirleyici amacı, komünistlerin, burjuva ve devrimci olmayan unsurların liberal ve yasalcı stratejilerine karşı, işçi sınıfının en kısmi mücadelelerini bile ilerletmede devrimci bir stratejinin üstünlüğünü eylem yoluyla göstermeleridir.
Ezilenleri Birleştir, Liberalleri Bırak!
Güney Afrika’yı göçmen karşıtı başkaldırılar kasıp kavururken, SACP başkanlığında Solcu Konferansı zenofobik MK partisi ile uzlaştı. Güney Afrika Spartacist bu boyun eğmeye karşı savaşmıştı. Açık mektubun başlığı: Solcu konseye açık mektup: Pogromcularla savaşmadan Solu birleştiremezsin!
Liberal düzenin çöküşü ve sağın yükselişi, işçi sınıfı içindeki toplumsal çelişkileri körüklemektedir. Göçmen ve yerli doğumlu işçiler, siyah ve beyaz işçiler, erkekler ve kadınlar arasındaki bölünmeler ve trans hakları gibi konular, giderek ezilenlere karşı silah olarak kullanılmaktadır. Sağ, toplumsal çöküş üzerindeki öfkeyi azınlıklara yöneltirken, liberaller ahlaki çağrılar ve kimlik siyasetiyle yanıt vermekte, bu bölünmeleri daha da derinleştirmektedir. Yarı-sömürge ülkelerde, bu kutuplaşmalar sıklıkla etnik çatışmalara ve kanlı kavgalara yol açmaktadır. Devrimciler, bu bölünmeleri aşmak ve kitlelerin mücadelesini güçlendirmek için gerekli birliği inşa etmek üzere mücadele etmelidir.
Bu birlik, ezilenlerin savunulmasının bir bütün olarak işçi sınıfının maddi çıkarına olduğunu göstererek inşa edilmelidir. Bağnazlık ve şovenizm, işçi sınıfının kesimlerini birbirine karşı kışkırtarak egemen sınıfa karşı mücadeleyi zayıflatır. Örneğin, Britanya'dan Güney Afrika'ya kadar ülkelerdeki göçmenler ve mülteciler etrafındaki kutuplaşmalar, toplumsal çöküş ile köklenmiştir: kıt iş imkanları, çöküşteki hizmetler ve kötüleşen yaşam koşulları. Sorumluluk göçmenlerde değil, kendi çıkarlarını korumak için toplumun çürümesine izin veren egemen sınıflardadır. Çözüm, egemen sınıfa karşı tüm işçilerin birleşik mücadelesidir.
Ancak Marksist solun büyük bölümü ya gerici fikirleri ve gericileri, işçileri onlardan uzaklaştıracak bir strateji olmaksızın kınamaktadır ya da ekonomizmi benimseyerek, ezilen grupların özgün mücadelelerini ekonomik talepler lehine bir kenara itmektedir. Biri işçileri gericiliğin etkisi altında bırakırken, diğeri bölünmeleri olduğu gibi bırakır ve azınlıkları liberallerin kollarına iter. Devrimciler her iki hatayı da reddetmeli ve işçi sınıfının kendi özgürleşmesini ilerletmek için tüm ezilenlerin davasının nasıl savunması gerektiğini göstermelidir.
Sendikaları Devrimci Organlara Dönüştür!
İşçi sınıfı, yaşam standartlarına, haklarına ve örgütlerine yönelik artan saldırıların olduğu bir döneme girmektedir. Ancak sendikalar bu döneme, on yıllardır süren yenilgiler ve bürokrasilerinin işbirlikçi rotası tarafından zayıflatılmış olarak girmektedir. Buna karşı, devrimciler sendikalar içinde sınıf mücadeleyi benimseyen bir önderlik için mücadele etmelidir.
Bu, ücretler, çalışma koşulları ve demokratik haklar üzerine verilen her mücadeleye müdahale etmek ve bu mücadeleleri kapitalizme ve emperyalizme karşı daha geniş mücadeleyle bağlantıyı kurmak anlamına gelmektedir. Ayrıca dar meslek sınırlarının dışına çıkmak ve örgütsüz işçi katmanlarını örgütlemek anlamına gelmektedir. Yalnızca bu tür somut mücadeleler yoluyla sendika tepe yönetiminin etkisi yenilgiye uğratılabilir ve sendikalar gerçek proleter direniş araçlarına dönüştürülebilir. Ne yazık ki, devrimci solun büyük bölümü sendikalara bu bakış açısıyla yaklaşmamaktadır. Sendikalarda etkisili olduğu yerlerde, solun çalışmaları fırsatçılık ve ultra-solculuğun ikiz belasıyla lekelenmiştir.
Fırsatçılık, mevcut sendika önderliklerine uyum sağlamak, "sol" bürokratları desteklemek ya da yalnızca mevcut bürokrasinin daha militan olmasını savunmak demektir. Bu, bürokrasiyi devrimci bir temelde değiştirmek için verilen mücadeleyi, bürokrasi üzerinde baskı ile ikame eder. Sol güçler sendika aygıtlarının kontrolünü ele geçirdiğinde ama bürokratik yöntemleri koruduğunda; ya da sendika çalışmaları, ırk, milliyet ve toplumsal cinsiyet bölünmelerine karşı işçi sınıfını birleştirmek için gerekli siyasi mücadelelerden kaçınılarak yalnızca acil ekonomik taleplere indirgendiğinde de aynı durum görülür. Ultra-solculuk ise tam tersi bir hatadır: ya bürokrasiye karşı bir muhalefet inşa etmenin sabır gerektiren işini maceracı bir çatışmayla ikame eder ya da sendikalar bürokrasiler tarafından kontrol edildiği için onlardan tamamen kaçınır. İster uyum sağlama ister terk etme yoluyla olsun, bu sapmalar bürokrasinin hakimiyetini olduğu gibi bırakır ve işçi sınıfının yenilgilerinden sorumlu güçleri güçlendirir.
Dördüncü Bölüm: Devrimci Yeniden Gruplaşma Görevi
"Kitlesel eylemler, kural olarak, ikincil ve geçici görüş ayrılıklarını bastırmaya meyillidir ve dostane ve yakın eğilimlerin kaynaşmasına yardımcı olur. Durgunluk ya da gerileme dönemlerindeki ideolojik gruplaşmalar ise tam tersine, her zaman keskin bir şekilde farklılaşmaya, bölünmelere, iç mücadelelere doğru eğilim gösterir. İçinde yaşadığımız dönemden atlayıp çıkamayız. Yaşayıp geçmek zorundayız. Açık, kesin bir ideolojik farklılaşma kuşkusuz gereklidir. Bu, gelecekteki başarının temelini sağlar."
—Leon Troçki, "Komünist Muhalefette Gruplaşmalar” (31 Mart 1929)
Marksist hareket, ufukta beliren alt üst oluşlara hazır değildir. Küçüktür, sayısız rakip gruplaşmaya bölünmüş ve işçi sınıflarından giderek daha fazla ayrılmış durumdadır. Bu kriz, yalnızca olumsuz koşulların bir sonucu değil, her şeyden önce siyasi bir yön kaybının sonucudur: önceki dönemde liberal dünya düzenine karşı devrimci bir muhalefet inşa etmedeki başarısızlık, bugün sağ kanadın geri tepkiden yararlanması için zemini açık bırakmıştır.
ABD eski statükoyu parçalarken ve gerici bir yeniden yapılanma peşinde koşarken, sol, dünya olaylarını şekillendiren temel dinamikler konusunda yönünü kaybetmiş bir biçimde bocalamaktadır. ABD hegemonyasının çoktan çöktüğünü ilan eden ve Çin ile Rusya'yı ABD ile aynı düzleme yerleştiren kesimler bulunmaktadır. Diğerleri, Çin ve Rusya'ya anti-emperyalist kahramanlar olarak hitap ederek aynı hatayı yansıtmaktadır. Siyasi düzlemde, solun ezici çoğunluğu, uluslararası proletaryanın son yıllarda yaşadığı yenilgileri ya reddetmekte ya da küçümsemekte, yanlış önderleri mazur göstermekte ve gelecek çatışmalar için sınıf güçleri dengesini büyük ölçüde yanlış hesaplamaktadır. Sonuç olarak, birçoğu kısa vadede Marksistler için büyük atılımlar öngörmektedir. Tıpkı borsa balonları gibi, bu yanılsamalar gerçeklikle çarpıştıklarında patlayacaktır.
Solun krizini çözmüş olduğumuz ya da tüm cevaplara sahip olduğumuz gibi aptalca iddialarda bulunmuyoruz. Ancak önümüzdeki dönem için Marksist analiz ve programın bazı temel unsurlarını ileri sürdük. Bu çağın acil görevlerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştık: proleter bağımsızlığı terk etmeden ABD emperyalizmine karşı mücadeleyi inşa etmek, işçileri liberal güçlere tabi kılmadan sağ kanat gericiliğe karşı mücadele etmek, ulusal kurtuluşu savunmak ve ezilenlerin mücadelelerini devrimci bir sınıf perspektifiyle birleştirmek. Bu yaklaşımı, dünya gelişmelerinin somut bir analizine köklendirdik. Marksist hareketi yeniden bir araya getirmeye çalıştığımız hatlar bunlardır.
Böyle bir yeniden gruplaşma, sabır içinde programatik ve teorik netleştirme gerektirir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Devrimciler, kitlelerin somut mücadelelerini, bir bütün olarak işçi sınıfının bağımsız çıkarlarıyla beraber bir yönde ilerletmeye, yanlış önderlerin ihanetlerini ifşa etmeye ve devrimci bir programın pratikteki gerekliliğini göstermeye çalışmalıdır. Ancak bu süreç aracılığıyla, siyasi netleştirme ve birleşmenin temeli oluşturulabilir. Hareket ancak bu şekilde muhafazakarlığı, bürokratizmi ve sekteryenliği aşabilir. Ancak bu şekilde çağın gerektirdiği devrimci önderliği inşa edebiliriz.
ABD Emperyalizmi işgal ettiği her bölgeden atılmalıdır!

